
ISKAT VE DEVİR
Iskat; namaz, oruç, kurban, adak, kefaret gibi ibadet ve borçları ifa etmeden ölen bir kimseyi bu borçlarından kurtarmak için fakirlere fidye ödenmesi işlemini ifade eder. Burada fidyeden maksat, söz konusu ibadetlerin yerine geçmesi ve mükellefi onların terkinden doğan uhrevi sorumluluktan kurtarması amacıyla yapılan nakdi veya ayni ödemelerdir. Genellikle namaz ve oruç borcunu düşürme anlamına gelen ıskat-ı salat ve ıskat-ı savm terimleri kullanılır.
Şunu çok net ve açık bir şekilde söylemek gerekir ki Hz. Peygamber (sav), sahabe, tabiin ve tebeu’t-tabiin dönemlerinde bu anlamda ıskat söz konusu olmadığından ıskat-ı salat ve ıskat-ı savm anlayış ve uygulamasının Kitap, Sünnet ve sahabe fetvalarına dayandırılamaz. Sonraki dönemlere ait bir uygulama olduğu unutulmamalıdır.
İbadetler ve bu nitelikteki kefaretler Allah hakkı grubunda yer aldığı için kural olarak ıskat (düşme/düşürülme) kabul etmez. Dini mükellefiyetlerin ifasında mükellefin niyeti ve ibadetin Allah rızası için yapılması ibadetin özünü, şekil şartları ise maddi unsurunu teşkil edeceğinden ibadetler ancak Allah’ın ve Hz. Peygamberin belirlediği sebeplere bağlı olarak ve onların emrettiği tarzda yerine getirilirse ifa edilmiş sayılır. İbadetlerin dinin kulluğa dair (taabbüdi) hükümlerinin en başında yer almasının da anlamı budur.
İslam dini her alanda olduğu gibi ibadetlerin ifasında da sadeliği, kolaylığı ve güç yetirilebilir olmayı esas almış, Allah’ın kullarına güçlerinin üzerinde hiçbir mükellefiyet yüklemediği sıkça vurgulanmıştır. Bu ilkenin tabii bir sonucu olarak dini mükellefiyetlerin yine din koyucu tarafından belli sebeplere ve mazeretlere bağlı olarak süresiz veya geçici olarak ıskat edildiği (düşürüldüğü) veya belirli ölçüler verilerek kullara böyle bir imkan tanındığı söylenebilir. Ancak din koyucu tarafından bizzat yapılan veya yapılmasına izin verilen bu ıskatın (düşürmenin) istisnai nitelikte ve sınırlı sayıda olduğu da bilinmelidir.
İbadetler genellikle bedeni, mali, hem bedeni hem mali şeklinde üç gruba ayrılmış ve bunların mükellef tarafından zamanında, bizzat ve ayrı ayrı ifa edilmesi gerektiği, her ibadetin kendine mahsus bir sebebi ve gayesi olduğundan hiçbirinin diğerinin yerine geçmeyeceği önemle vurgulanmıştır. Aynı şekilde namaz, oruç gibi bedeni ve şahsi ibadetlerin mükellef adına bir başkası tarafından yerine getirilmesi de caiz görülmemiştir.
İbadetlerin ifasıyla ilgili genel prensipler böyle olmakla birlikte din koyucu arızi hallerde bazı istisnai hükümler getirmiş ve ifa edilemeyen bazı ibadetlerin aynı veya başka cinsten bir diğer ibadet veya fiille telafisine imkan tanımıştır. Kadınların hayız ve nifas hallerinde namazdan muaf sayılmaları ve ramazan orucunu da -ileride kaza etmek üzere- tutmamaları, hasta ve yolcunun oruç tutup tutmamakta serbest olması ve tutmadığı oruçları diğer günlerde kaza edebilmesi, unutma veya uyku sebebiyle kılınamayan namazın ilk fırsatta kılınması gibi hükümler bunun örnekleri ise de bu grupta yer alan belki de en önemli istisnai hüküm, oruç tutmaya güç yetiremeyenlerin bunun yerine fidye ödemeleridir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: “Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara: 184)
İslam alimlerinin Hz. Peygamber ile sahabenin uygulamalarını esas alarak vardıkları ortak kabulüne göre ihtiyarlık ve iyileşme ümidi kalmamış hastalık sebebiyle oruç tutamayan kimseler kaza etmeleri de mümkün olmadığı için tutamadığı gün sayısınca bir fitre bedeli fidye öder. Bu hüküm devamlı hastalık ve yaşlılık sebebiyle oruç tutamayanlara mahsus olup bu iki durumun dışında kalan yolculuk, hastalık, gebelik, süt emzirme, ileri derecede açlık ve meşakkat gibi mazeretler oruç tutmamaya veya başlanmış bir orucu bozmaya ruhsat teşkil etse de tutulamayan oruçlar için fidye ödenmesini caiz kılmaz, mazeret hali kalktıktan sonra bunların kaza edilmesi gerekir.
Sonuç itibariyle, Bakara suresinin 184. ayetinde sadece oruç tutmaya gücü yetmeyen sürekli mazeret sahiplerinin fidye vermeleri emredilmiş olup bunun dışındaki ıskat-ı savmın ayette yer almadığı, ıskat-ı salat ve diğer ıskat çeşitleriyle devir işleminin ise Kur’an veya Sünnetten herhangi bir delile veya fıkhi hüküm elde etmede kullanılan bir usule dayanmadığı açıktır. Esasen bedeni ibadetler ruhun Allah’a yükselişini sembolize ettiği, kişinin kendini geliştirip eğitmesine yardımcı olduğu ve tabii olarak mükellef açısından birçok manevi ve ahlaki fayda taşıdığı için bunların sıradan bir borç-alacak ilişkisi gibi görülmesi ve neticede ıskat usulünün ibadetlerin edasına alternatif ifa olarak değerlendirilmesi bu ibadetlerin ruhuna ve amacına aykırıdır. Ancak vefat eden kimsenin yakınlarının ölenin uhrevi mesuliyetini azaltacak bir şeyler yapabilme yönündeki iyi niyeti ve gayreti, sonraki dönem bazı fakihlerin de ihtiyat ve temenniden öte gitmeyen, fakat neticede fakirlere tasaddukta bulunduğu için bazı olumlu sonuçlar da içeren ıskat işlemine sıcak bakmaları, bu sürecin bir devamı olarak fakirler için de devir usulünün bulunması gibi hususlar ıskat ve devrin İslam toplumunda hızla yaygınlaşmasının temel amili olmuştur.
Buna ilaveten, bu tür amil ve yaklaşımların her dönemde -en azından ikili ilişkiler çerçevesinde- varlığını korumuş olması aksi yönde yapılan eleştiri ve açıklamaları sonuçsuz bırakmıştır. Öte yandan Kur’an’da, Sünnette veya sahabenin ve müctehid imamların fetvalarında mazeretsiz olarak tutulmayan ve kaza edilmeyen oruçlar için ıskat-ı savmın, bütünüyle ıskat-ı salatın ve devrin cevazı yönünde hiçbir açıklama yer almadığı halde ıskat ve devrin uygulamada giderek yaygınlaşmasının, insanların sağlıklarında ibadetleri ifada tembellik etmesine veya ihmalkar davranmasına, bunun İslam'ın öngördüğü veya cevaz verdiği bir usul olarak algılanmasına, İslam'ın bu adet sebebiyle yanlış anlaşılmasına ve haksız ithamlara maruz kalmasına yol açtığı da bilinmektedir.
Bununla birlikte ölen için bir şeyler yapıp Allah’ın rahmetini umma, dini bir görevi ifa etme, bu vesileyle ihtiyaç sahiplerine yardım etme gibi birçok farklı niyetin iç içe olduğu, psikolojik ve ekonomik sebeplerin ve sosyal baskının ön plana çıktığı bu işlemin sadece ilmi ve şekli bir yaklaşımla bidat ve yanlışlardan arındırılması da kolay görünmemektedir.
Bundan dolayı okuyucumuza tavsiyemiz şudur: Ölen yakınımızın bu konuda bir vasiyeti varsa, ölen kimsenin namaz değil de oruç ve yemin kefareti borcu olduğu biliniyorsa, devir denilen az bir paranın elden ele dolaştırılıp asıl meblağa ulaşana kadar uygulamanın sürmesi gibi saçma bir usül olmaksızın, o paranın da behemehal fakirlere ulaştırılması şartı ve kaydıyla oruç ve yemin için ıskat uygulaması -sonucunun garanti olmadığı bilinerek- yapılabilir. Öte yandan bunu ticari bir gelir haline getirmiş din istismarcısı, insanların duygularını sömürme alışkanlığına sahip kimselere karşı dikkatli olunmalı ve ıskat ve devir yapma adına geride kalan mirasçılar maddi ve manevi zorda bırakılmamalıdır. Konu ile ilgili gerçek bilgi için İl ve İlçe Müftülüklerimizdeki yetkili kimselere danışılmalıdır.
Allah cümle ölmüşlerimize rahmet eylesin, onların ve bizlerin tüm günahlarını af eylesin.
En emin olan Rabbime emanet olunuz.