
GÖĞCELİ CAMİİ
Tabiri caizse ülkemizin her yanı tarih kaynıyor. Nereye gitsen sizi maziye götürecek bir şeylerle karşılaşmanız mümkün. Ancak bunların çoğu ya bilgisizlikten, ya ilgisizlikten ya da “farklı sebeplerden” dolayı bir sonraki nesle tanıtılamıyor. Böylece sessiz sedasız hayatımızdan çekiliyor.
Ancak bazı eserler vardır ki asırlar boyu ayakta kalabilmeyi başarmıştır. Bunlardan biri de Samsun’un Çarşamba ilçesinde bulunan Göğceli Camii’dir.
Her sanat erbabı, vücuda getirdiği eserlere hem kendinin hem de devrinin ruhunu yansıtır. Bugün tarihi özelliğinden dolayı bilinen Göğceli Camii yapıldığı yıllarda, bulunduğu yerde yaşayan herkese hitap ediyordu. Dinin hayatın merkezi olduğu zamanlarda mabetlerin mevcudiyeti elzem bir ihtiyacın tezahürüydü.
Zaman bazı şeyleri alıp götürürken, bazı şeyleri de insanlığa zorla kabul ettirmeyi başarıyordu. Günümüzde ibadethaneler, cuma ve bayram namazlarında şenleniyor daha sonra kendi yalnızlığına terk ediliyordu. Gündelik hayatın telaş ve kargaşası insanlara uhrevi hayatı unutturup, dünyevi meşguliyetleri öne çıkarıyordu.
Eski eserlere gördükçe “Ne zamanlarmış o zamanlar” serzenişi her insaf sahibinin içinden geçirdiği hüzünlü bir cümledir aslında.
Göğceli Camii yapılırken asırlar sonrasına ışık tutacak bir mimari olacağını biliyor muydu bilinmez ama asırlar sonra nasıl yapıldığı hayranlık uyandırıyordu. Camii yapılırken devrin ustaları bunun bir ihtiyaç olduğunu biliyor, günde beş vakit namaza devam eden kişilerin sayısı günbegün artıyordu. Gâh Cuma namazı, gâh sabah namazı olsun cemaatleri arasında sayı farkının olmadığı vakitlerin eseriydi.
Göğceli Camii yapılan incelemeler sonunda 1195 ile 1206 yılları arasında ibadete açıldığı ve sekiz asır ayakta kalan bir eser olarak günümüze kadar ulaşmıştır. Camii önündeki revakın 1335 yılında eklenmesiyle uzun seneler mevcudiyetini korumuş, 2007 yılında yapılan esaslı bir tadilat ile 300 kişilik bir cemaat kapasitesine ulaşmıştır.
Ustaları, deprem takozları adı verilen mimari bir teknik uygulayarak; sallansa bile yıkılmaması için gereken tedbir alınmıştır. Ayrıca ülkemizde ayakta kalan en eski ‘ahşap camii’ hüviyetine sahiptir.
İşin mimarisi teknik bir konudur. Ancak Göğceli Camiin eskilerin tabiriyle “Suretlerin siretlere nüfuz ettiği” bir eserdir. Camii ve haziresi görenlere “Burası bir İslam beldesi, bu eser de burada yaşayanların ‘ruh mührü’ hükmünde” der gibidir.
Etrafındaki mezarlar gelenlere ürperti vermiyor. Sanki “Biz burada rahatız, bu mabet de bizi muhafaza eden bir kale gibi duruyor” der gibiler. Eskiden mezarlıklardan geçerken bir sıkıntı ve korku hissederseniz oradakiler hiç de rahat değil derlerdi. Demek ki Göğceli Camii haziresinde bulunan kişiler huzur içindeler.
Suretlerin siretlere tesiri böyle bir şey aslında. Bu eser inşa edilirken yapan ustalar “Çok güzel görünsün” diye değil de “Çok güzel ibadet edilsin” diye yapmışlar. Niyet böyle olunca akıbet de güzel oluyor.
Camiin içi ise sanki huzurun bedenlere sirayet etmesin bir tezahürüydü. Çok yerde bulamadığınız huzuru burada bulabiliyorsunuz. Hülasa ülkede en uzun süre ayakta kalmış ahşap bir mabet olan bu ibadethanenin mutlaka görülmesi, bu eseri inşa edenlerle birlikte o devrin insanlarına da dua edilmesi gerekiyor.
Yapıldığında elzem bir ihtiyacı gideren bu mabedin günümüzde tarihi eser diye gelenlerinin cemaatten fazla olması ise ayrıca düşündürücü bir durumdur.
Göğceli Camii ve mahiyeti hakkında söylenecek çok şey var aslında. Ne hazindir ki ihtiyaca binaen yapılan bir eserin asırlar sonra ibadethaneden çok ziyaretgâh olarak kullanılması ise içtimai olarak düşündürücü…
Her ne olursa olsun, asırlardır ayakta duran bu mabedi inşa edenler günün birinde zamana yenik düşüp yıkılırsa bile; yapım tekniği olarak kıbleye doğru çökecek şekilde inşa etmişler. Yani cansız tahtalar bile ayakta duramadığı zaman secdeye gidiyorken, idrak sahibi canlıların kıblenin yönü bilmemesi çok hazin.
Göğceli Camii bize mimari dersi değil, hâl dersi veriyor aslında. Ne de olsa yapılış gayesi belli. Dinin hayatın merkezi olduğu bir devirde eserler, hayatın bir hâl tercümesi olmaz mı?