reklam
reklam
37,9261 %-0.06
41,2373 %0.46
3.807,66 % 0,21
86.557,49 %1.749
AMASYA
00:00:00
İmsak vaktine kalan
Amasya
Orta şiddetli yağmur
18°
Adana
Adıyaman
Afyonkarahisar
Ağrı
Amasya
Ankara
Antalya
Artvin
Aydın
Balıkesir
Bilecik
Bingöl
Bitlis
Bolu
Burdur
Bursa
Çanakkale
Çankırı
Çorum
Denizli
Diyarbakır
Edirne
Elazığ
Erzincan
Erzurum
Eskişehir
Gaziantep
Giresun
Gümüşhane
Hakkari
Hatay
Isparta
Mersin
İstanbul
İzmir
Kars
Kastamonu
Kayseri
Kırklareli
Kırşehir
Kocaeli
Konya
Kütahya
Malatya
Manisa
Kahramanmaraş
Mardin
Muğla
Muş
Nevşehir
Niğde
Ordu
Rize
Sakarya
Samsun
Siirt
Sinop
Sivas
Tekirdağ
Tokat
Trabzon
Tunceli
Şanlıurfa
Uşak
Van
Yozgat
Zonguldak
Aksaray
Bayburt
Karaman
Kırıkkale
Batman
Şırnak
Bartın
Ardahan
Iğdır
Yalova
Karabük
Kilis
Osmaniye
Düzce
Ara
Merzifon Bilgi Gazetesi Siyaset UNUTMAYIN; CUMHURİYET’TİR BİZİ AYDINLATAN, AYDINLIK YOLLARDA YÜRÜMEMİZİ SAĞLAYAN

UNUTMAYIN; CUMHURİYET’TİR BİZİ AYDINLATAN, AYDINLIK YOLLARDA YÜRÜMEMİZİ SAĞLAYAN

252
Gösterim
21 Dakika
Okunma Süresi

 

Merzifon Ülkü Ocakları tarafından düzenlenen ‘Cumhuriyete 100 yıllık yemin’ adlı programa konuşmacı olarak katılan Amasya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Kürşat Efe katılımcılara hitap etti.

Türk milletinin tarihin her sayfasında iradesini ortaya koyarak her seferinde devlet olmayı başarmış yegane bir millet olduğunu belirten Doç. Dr. Kürşat Efe, “Türk milletinin en büyük özelliği bulunduğu coğrafyada teşkilatlanıp bir düzen oluşturabilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti yüzyıllardır geri çekilmek zorunda kalan bir milletin yeniden dünya tarihinde kendisini “Ben varım!” deme iddiasının adıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti büyük Türk milletinin eseridir, hepimizin devletidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundaki felsefe çağdaş uygarlıklar seviyesine bu büyük milleti çıkarmaktır.

Cumhuriyet;

Dâhi bir komutanın, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, halkı ile beraber İstiklal savaşı sonrası birlikte kazandığı askeri bir zaferdir.

Cumhuriyet, Osmanlı İmparatorluğu’nu yarı sömürge haline getirmiş olan ve kanını emen Haçlı zihniyetine sahip Batı’ya karşı zaferin adıdır.

Osmanlı Devletini ve Anadolu’yu paylaşan Sevr Antlaşması’nı yırtıp, onun yerine tarihi tersine çeviren Lozan Antlaşması’nı koyarak tarihi tersine çevirmenin adıdır.

Cumhuriyet, toplumsal, siyasal, ekonomik, kültürel dönüşümdür:

Toprak ağalarının ve din adamlarının egemenliğinde, nüfusu köleleştirilmiş köylülerden oluşan bir toplumdan, çağdaş, kentsel, endüstriyel bir toplum yaratmanın mucizevi başarının adıdır.

Nüfus sayımlarında bile dikkate alınmayan, “adı olmayan” kadını, özgürleştiren, erkeklerle eşit haklara kavuşturandır” dedi.

Cumhuriyet öncesinde Anadolu’nun durumu hakkında da bilgiler veren Doç. Dr. Kürşat Efe; “29 Ekim 1923'e, yani Cumhuriyet’in ilanına gelene kadar, ülkemizin ne koşullar altında olduğunu bilmek çok önemlidir.

Osmanlı Devletini çürüten, çökerten, yok eden üç önemli antlaşma (aslında sonuç):

1.26 Ocak 1699 günü imzalanan Karlofça Antlaşması…

Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez antlaşma yapmak için arabulucu kullanmak zorunda kalmıştır. Bu anlamda da Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti'nin yenilgisinin ilk resmi belgesidir. Ayrıca Hristiyan Avrupa devletleriyle Osmanlı Devleti arasında yapılan en önemli antlaşmalardan birisidir. Sonucunda Osmanlı Devleti gerileme dönemine girmiştir.

2. 16 Ağustos 1838 tarihinde İstanbul'un Balta Limanı semtinde Osmanlı İmparatorluğu'nun Birleşik Krallık ile imzaladığı ticaret antlaşması olan "Balta Limanı Ticaret Konvansiyonu"

Balta Limanı Antlaşması, Osmanlı Devleti ile İngiltere arasından imzalanan bir antlaşmadır. Balta Limanı Antlaşması Osmanlı Devleti ve genel manada Türk tarihinin ilerlemesi bakımından önemli neticeler doğuran bir antlaşmadır. Kraliçe Victoria daha sonra da II. Mahmut tarafından onaylanmıştır. Osmanlı Devleti İngiltere’nin yan sömürgesi haline gelmiştir.

Türkiye, I. Dünya Savaşı’ndan sonra çok şey kaybetmişti. Dört yıllık bir savaş bütün ülkeler için çok uzundur. Hiç kimsenin bu kadar büyük, uzun savaş tecrübesi yoktu. Bu kadar tahrip edici silahlarla topyekûn savaşılmamıştı. Onun için savaşın sonunda yenilenlerle kazanan arasında fark yoktu. Hepsi perişandı, sadece savaşın galiplerinin galip hukuku vardı.

Bir kere, bizim kayıplarımız en başta aydınlarımız oldu. Bildiğiniz bütün bu yüksekokulların, Tıbbiye’nin, Mühendislik Mektebi’nin sınıfları boşaltılmıştı. Gençlerin çoğu şehit düştü. Anadolu’da en iyi zanaatkârlar, tarlaları süren çiftçiler, eli ayağı tutanlar öldü. Biz birçok cephede savaştık. Bu uzun bir savaştı, bize milli bir bilinç getirdi. Ordularımıza dayanıklılık verdi, harbin içinde kaybettiğimiz cepheler de oldu ama kazandıklarımız da oldu. En başta Çanakkale, Irak’ta Kutu’l-Amare fakat sonunda mağlupların arasındaydık ve ağır kayıplar vermiştik. Aynı yılın sonunda Mondros Mütarekesi’ni imzaladık, ülkemiz işgal edildi ve bu işgal üstelik galiplerin keyfine bırakıldı.

İngiltere lüzumlu gördüğü her yeri işgal ediyor, kendi işgal edemediği anda da sonradan savaşa giren taze kuvvet müttefiki Yunanistan’ı Ege’ye çıkarıyordu. İşte Türkiye burada dayanamadı. Ve Ege’de direnişler başladı. Ama mühim olan her yerdeki direnişler değildir. Her kafadan bir ses çıkarsa bir işi yapabilir misiniz? İyi iş yapmaya niyetlenseniz bile herkes kendi başına kılıç sallasa, kendi başına kahraman olsa bir şey olur mu? Şimdi siz bir bahçeyi temizlemek istiyorsunuz; herkes kimseye sormadan, danışmadan temizlemeye kalksa ne olur? Bahçe alt üst olur. Yani daima bir baş lazımdır, bir merkez lazımdır. İşte Mustafa Kemal Paşa budur. O, Çanakkale’de, Bitlis’te, Filistin cephesinde isim yapan genç bir komutandı. İyi bir kurmay subaydı. Osmanlı ordusunda kurmaylık çok önemliydi. Yani kurmay subay, harp okulundan sonra eğitime devam eden, karar mekanizmalarına oturan, savaş planlarının yapan demektir. Mustafa Kemal zeki bir insandı. Dahiydi. Öbürleri arasında öne geçmişti.

Atatürk Cumhuriyet’i nasıl kurdu?

23 Nisan 1920'de Ankara’da Türkiye’yi işgal eden düşmanlara karşı direnişi sürdüren, Kurtuluş Savaşı’nı yürüten Mustafa Kemal önderliğinde bir meclis kuruldu. Bu meclisin adı ‘hükümet’ti. Meclis hükümetiydi. Yani 1920 Nisan’ında, ufuktaki Türkiye’nin rejimi ve saltanatın kaderi belli olmaya başlamıştı. Meclis en başta padişahı reddetmese de cumhuriyet, fikren ortaya çıkmaya başlamıştı. Mesela bu mecliste bakanlar vardı, onları meclis seçiyordu. Meclis her şeye hâkimdi. Başkomutan Mustafa Kemal de meclisin emrindeydi ama aynı zamanda meclis reisiydi.

Bu, 1923'te egemenliğini halktan alan, halkın kendi kendini yönettiği cumhuriyete girişti. Gazi Mustafa Kemal ve arkadaşları cumhuriyeti ilan ederek bu sistemin adını koydu. Ancak, adını koymanın çok kolay olduğunu sanmayın. Çünkü mebuslar (milletvekilleri) içinde hala halifeyi ve padişahı isteyenler vardı. Hatta bunların bazıları Kurtuluş Savaşı komutanlarıydı, “Biz padişaha yemin etmişiz, öyle asker olmuşuz.” demişlerdi.

İşte burada Atatürk faktörü devreye giriyor. Atatürk olmasaydı zaten bu kadar insanı bir araya getiremezdiniz. İkincisi, Atatürk’ün uzak görüşlülüğünün önemi… Daha en başında, Cumhuriyet kurulmadan da önce, Kurtuluş Savaşı’nın birçok komutanı bile İstanbul’a girmek, onu geri alabilmek ümidinde değildi. Anadolu’nun bir kısmını kurtarmak onlara göre o an için yeterliydi. Hâlbuki Atatürk bir dahi olduğu için karşı tarafın açığını görmüş ve “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” demişti. Cumhuriyet’in ilanı da böyle bir ileri görüşlülüğün eseridir.

Osmanlı’nın yıkılışını, halifeliğin kaldırılışını Atatürk’e bağlamak, yeni kurulan cumhuriyet felsefesinin mantığını, gerekçelerini görememek ancak ortaokul yaşlarındaki çocukların göstereceği türden bir yaklaşımdır. Şöyle bir yaklaşım var: “Osmanlı dindarlıkla bütün dünyaya hükmediyordu. Hilafetle bütün ümmet yönetiliyordu. Fakat Atatürk geldi tüm bunları yok etti, halifeliği kaldırdı yerine dine mesafeli yani Laik bir cumhuriyet kurdu. Eğer dinle olan bağımız bu düzeyde devam etseydi şimdi her şey çok faklı olurdu.”

Müsaade ederseniz konuyu ben de bu seviyede bir kez daha ele almak istiyorum.

Avrupalıların her alanda güçlenmesiyle beraber, 19. asrın sonları ve 20. asrın başlarında Müslümanların yaşadığı coğrafyanın büyük bir bölümü batılı devletler tarafından sömürge haline getirildi. I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde dünyada sadece üç bağımsız İslam devleti vardı. Osmanlı Devleti İran ve Afganistan. Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı'nı kaybedince başkent İstanbul ve Anadolu'nun bazı yerleri işgal edildi. Türk Kurtuluş Savaşı'ndan sonra İtilaf devletleri Türk topraklarından çıkarıldı. Türkiye'de Cumhuriyet ilan edildi. Halifelik kaldırdığında İslam Devleti olarak İran ve Afganistan’dan başka devlet yoktu.  

Osmanlı bir gecede yıkılmadı. Yıkılış süreci yaklaşık 200 yıl sürdü.

1600’lü yılların sonuna doğru başlayan duraklama devri var. O zaman Atatürk yoktu. Sanayi devrimi ile dünya yeni bir şekil alıyordu. Yeni ticaret yollarının keşfi ile ticaret yani sermaye bütünüyle Batı’ya kayıyordu.

Sanayi ve ticaretteki yenilikler toplumları değiştiriyordu.

Fakat Osmanlı, birçok nedeni vardı ama en çok da dini gerekçelerle bu değişime ayak uyduramadı.

“Bırakalım Batı’daki gelişmeleri kendi dinimize, kültürümüze bakalım o bize yeter” diyenler baskın olduğu için bu duraklama sürecine bir çare üretemediler.

Sonunda yeni bir evreye geçtik: Osmanlı’da gerileme dönemi. O dönemde de Atatürk ve arkadaşları yoktu. Dünya artık başka bir yer olmuştu. Eğitim, ticaret, sanat, askeri sistem… birçok alanda sanayi devriminin getirdiği yeniliklerle şekilleniyordu. Fakat Osmanlı’da etkin olan; Şeyhülislam, Kadı, Kazasker ve Müftüden oluşan ilmiye sınıfı vardı. İlmiye sınıfının ‘dine aykırı’ diye her yeniliğe karşı çıkması, toplumu bu çerçevede kışkırtması sonucunda Osmanlı dünyadaki bu yeniliklere, değişimlere uzak kaldı. İyi eğitim alan, birkaç dil öğrenen, sanatla ilgilenen kimi padişahlar çok uğraştılar. Yenilikleri takip etmesi için Batı’ya elçiler gönderdiler. Oralardan Osmanlı askerlerini eğitmesi, eğitim sistemi kurması için insanlar getirdiler. Fakat Osmanlı’daki en güçlü askeri kurum olan YeniÇeri ocağını da yanına alan İlmiye Sınıfı padişahların bu çabalarına ‘dine aykırı’ diye engel oldular. İsyan çıkardılar.

Nihayetinde Osmanlı dünyadaki bu değişim sürecinin dışında kaldı. İyice zayıfladı.

Sonunda Osmanlı’nın dağılma dönemine girdik. O dönemde de Atatürk ve arkadaşları yoktu.

Dağılma sürecinde Osmanlı artık her alanda dünyanın gerisinde kalmıştı.

Bu nedenle kimi padişahlar Batı’daki yenilikleri almada daha cesur davrandılar.

Eğitimde, askeri sistemde, vatandaşlık ve toplumsal ilişkilerde batı tarzı yapılanmayı öneren Tanzimat Fermanı ilan edildi.

Bütün bunları Atatürk değil Osmanlı padişahları yapmıştı.

Fakat “Yok, din bize yeter” diyen dinin arkasına sığınıp konumlarını korumaya çalışanlar bu çabaları da boşa çıkardılar.

Mesela “Medreselerle olmuyor, yeni bir eğitim sistemi gerekli, askeri sistemi batı tarzı bir sisteme dönüştürmemiz lazım” diyen, matbaa kuran, tiyatro oynatan padişah 3. Selim’i isyan çıkarıp öldürdüler.

Sonunda her alanda zayıf düşmüş, büyük topraklar kaybetmiş, ekonomisi çökmüş, eğitimi iflas etmiş bir Osmanlı kalmıştı.

İşte bu Osmanlı Birinci Dünya Savaşına girdi ve yenildi.

Halifenin yardım çağrılarına İslam dünyasından kimse kulak asmıyor, desteğe de gelmiyordu.

Osmanlı yenildiğinde İstanbul, İzmir, Antep, Urfa gibi elde kalan son toprak parçasının önemli bir kısmı da işgal edilmişti.

Yani bitmişti Osmanlı.

Kurtuluş Savaşı başladı. Atatürk ve arkadaşları bu savaşta insiyatif aldılar.

Öne çıktılar. Toplumu organize ettiler.

Sonunda bütün bu yıkımlardan toplumun da dirayeti ile ortaya yeni bir ülke çıkardılar.

Geçmişte Osmanlı’nın verdiği batılılaşma yani dünyadaki gelişmelere ayak uydurma çabalarında “Din elden gidiyor” tartışmalarının yarattığı tıkanıklıktan bir ders çıkarmaları gerekiyordu.

Öyle de yaptılar. Din bireyin inanç meselesi olarak kalsın ama devlet ve toplumsal ilişkilerde belirleyici rolü olmasın ki yeni ülkeyi de aynen Osmanlıda olduğu gibi bu tartışmalara kurban vermeyelim diye Laik cumhuriyeti kurdular.

Bir anlamda birçok padişahın yapmak isteyip de yapamadığını Atatürk ve arkadaşları yapmıştı.

Eksiği vardı. Yanlışı vardı. Bazı konularda yaklaşımları çok sertti. Ama sonunda yapılması gerekeni yapmıştı.

‘Dine aykırı’ diye bütün yeniliklere kapıyı kapatıp Osmanlı’yı yıkıma götüren yaklaşımı ülke yönetiminden uzak tutmanın başka yolu yoktu.

Cumhuriyet bu felsefeyle kuruldu.

Sıra halifeliğe gelmişti.

Dünyadaki gelişmeler, ortaya çıkan toplum anlayışı, insanlardaki değişim tüm bunlar halifelik makamını işlevsiz kılmıştı.

Müslümanlar artık halifeye kulak asmıyorlardı. Çünkü herkesin din yorumu farklıydı. Herkes kendi mezhebine, kendi dini yorumuna göre bir yaklaşım içindeydi.

Cumhuriyet bize neler kazandırdı?

O kadar çok şey var ki… Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar, Kurtuluş Savaşı komutanları, perişan Türkiye’nin sanayi ihtiyacını, okul ve sağlık ihtiyacını gördükleri için bir sürü askerin göze alamayacağı fedakârlığı ve politika değişikliğini yaptılar: Askeri harcamaları kıstılar. Ve Türkiye kapalı köylerde yaşayan bir ülkeyken özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya ticaretine girip bir birikim sağlayabildi.

Ama önemli bir soru şudur; Bu başarıyı sağlayan elemanlarımız nereden çıktı? Okullar, imparatorluktan kalmaydı; Cumhuriyet, üstüne çok iyilerini ilave etti. Mesela Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Ziraat Enstitüsü… Buralardan yeni tip bilginler, yeni entelektüeller çıktı. Onun için Cumhuriyet bir seferberliktir.

Türkiye Batı müziğini eskiden de tanıyordu; bizim kompozitör padişahlarımız bile vardı. Ama onu halka yayan, konservatuvarlar kurup müziğimizi geliştiren Cumhuriyet’tir. Biz bir müddet bunu küçümsedik. Bugün pek çok ülkede Avrupa kentlerinde Türk sopranoları ve baritonları, tenorları görüyorsunuz. Artık müzisyenlerimiz var. Orkestra kurabiliyoruz. Bunlar yoktu…

Biz savaşlarda çok kayıp verdiğimiz için okulu bitiren herkes iş buldu. 1930'ların Avrupa’sı ve Amerika’sı işsizlikten kavruluyordu. Yani dünyada öyle büyük bir işsizlik vardı. Türkiye bunu hissetmedi. Okumuş insan hiçbir zaman işsiz kalmadı.

Köylü zaten fakirdi. Ama kim ne derse desin Türk köylüsü, Cumhuriyet’ten önceki ezikliğinden, fakirliğinden kurtuldu. Bilhassa II. Dünya Savaşı’ndan sonra…

Ve en mühimi, Cumhuriyet’in getirdiği hukuk sistemidir. Bu bize hayatı kolaylaştıran bir yaşam biçimi ve modeli sundu.

Başka alanlara da bakalım… Cumhuriyet’ten evvel, Türkiye’de kadın hareketlerinde, kadının aydınlanmasında bir atılım vardı. Ancak Cumhuriyet, bu hareketleri yönlendirmeyi, kanunlaştırmayı, sistemleştirmeyi başardı. Kadının toplum hayatındaki yerini, üstelik birçok Batı toplumundan önce kadınlara seçme-seçilme hakkı vererek sağlamlaştırmış olması, Cumhuriyet’in en önemli kazanımlarından biridir” dedi.

Merzifon Hayal Park salonunda düzenlenen geceye katılan Amasya Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Kürşat Efe konuşmasının devamında; “Özellikle de eğitim ve sağlık alanlarında başarılıydık. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok iyi bir öğretmen sınıfı türedi. Kendinden emin, kendine saygısı olan ve başkalarının saygı gösterdiği öğretmenlerdi bunlar… Anadolu’nun her vilayetindeki her lise, İstanbul’daki kadar iyiydi. İster İstanbul’da, Kabataş’ta veya Haydarpaşa’da ister Konya’da, Erzurum’da okuyun, iyi yetişirdiler. (Süleyman Demirel örneği)

Çünkü eğitimde bölgeler ve sınıflar arası belirgin bir eşitlik geldi. Yani Cumhuriyet, ilk olarak Eğitim’i getirdi. İkincisi, sağlık getirdi Cumhuriyet. Anadolu, bütün ülkeler gibi hastalıktan kırılıyordu. Sıtma, verem, başka kronik hastalıklar vardı. O milli eğitim ordusunun yanında, sağlık ordusu bunları çok önemli ölçüde halletti. 1930'larda Almanya’dan kaçan Profesör Eckhart, Sağlık Bakanı Refik Saydam’ın talimatıyla bir araştırma, bir tarama yaptı. Şaşırtıcı sonuçlar çıktı. “Beslenme ve bazı hastalıklar sandığımdan daha iyi düzeyde” dedi Eckhart. Yani Türkiye, Cumhuriyet’in daha ilk yıllarında bazı şeyleri başarabilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonraki Birleşmiş Milletler programını, okuma-yazma ve sağlık taramalarını beklemeden daha da evvel, eğitim ve sağlık gibi en önemli konuları çözmüştür.

Atatürk ve arkadaşları eğitimin önemini çok iyi kavramış ve buna göre davranmıştı. Siz de böyle davranın. Cumhuriyet, eğitim alanında büyük atılımlar yapmaya çalıştı. Bu çalışmayı tamamlayabildi mi? Hayır; halen çok eksiğimiz var. Ama Cumhuriyet, bir şey için çok uğraştı: Okullar yapmakla. Çocukları okutacak öğretmenler yetiştirmekle… Size Nermin Abadan Unat Hoca’nın hatıratını okumanızı tavsiye ediyorum (Hayatını Seçen Kadın, ‘Hocaların Hocası’ Nermin Abadan Unat, Söyleşi: Sedef Kabaş, 2010, Doğan Kitap). O, Macaristan’da doğmuş; 15 yaşına dek orada yaşamıştı. Sonra buraya baba yurduna geldi. Annesi Macardı ve orada, Macaristan’da kalmasını istemişti. Abadan kitabında, “Macarsitan’da kalsam okuyamayacaktım” diyor. Türkiye Cumhuriyeti, çocuklara okuma imkanı verdi. Bunu hep aklınızda tutmanızı isterim.

“Eğitimdir ki; bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da köleliğe ve geri kalmışlığa terk eder.”

Unutmayın; Cumhuriyet’tir bizi aydınlatan, aydınlık yollarda yürümemizi sağlayan. Güzel eğitimler almanızı, kendinizi özgürce ifade edebilmenizi ve özgür huzurlu olmanızı sağlayan. Cumhuriyetimize sahip çıkalım!

27 Kasım 1934’te Mustafa Kemal’e “Atatürk” soyadı verilmiştir. Atatürk: “Ataları gibi Türk” demektir. Türk milleti, Mustafa Kemal’e ataları gibi soyuna, töresine, vatanına, milletine bağlı olduğu için “Atatürk” soyadını uygun görmüştür. Atatürk, “Ataları gibi Türk” demektir. Atatürk’ün, “Türkler’in atası” anlamına gelebilmesi için “Türkata” olması lazım. “Türkata”, “Türkler’in atası” demek olur. “Ataları gibi Türk” diyor.

Atatürk, Göktürk ataları, Bumun Kağan gibi “Türk”tür. Göktürkler, Bumun Kağan tarihte ilk kez “Türk” adını il adı yapmıştır. Atatürk te kurduğu cumhuriyetin adına “Türk” adını vermiştir.  Göktürk ataları gibi “Gökbörü”(Bozkurt)yü “milli simge” olarak kullanmıştır.

Atatürk, Karahanlılar ataları gibi “Türk”tür. Karahanlılar tarihte Müslümanlığı toplayan(kabul eden) ilk Türk devletidir. Karahanlılar döneminde Kur’an-ı kerim Türkçeye çevrilmiştir. Atatürk de Elmalı Hamdi Yazır’a Kur’anı Türkçeye çevirtmiştir. Mübadele sırasında özellikle İslam olanlar unsurlar değiştirilmiştir.

Her fırsatta içindeki Atatürk düşmanlığını, cehaletlerinin kuvvetini arkasına alıp, ortalığa kusanların bilmesi gereken bir gerçek var ki Gazi Paşa´ya ne zaman kötü bir söz söylense, o zaman alınlarının ortasında Türkçülerin yumruğunu hissedeceklerdir. Ömrünün her anında Türk Milletini düşünmüş, Türk Milleti için yaşamış, hususi hayatına zerre ehemmiyet göstermemiş olan Mustafa Kemal Atatürk´e saldırmak, ardında felaket bulunan kırmızı çizgiyi aşmak demektir. Bir adam ki varlığını Türk Milletine armağan eder bir adam ki Türklüğü yüceltme uğrunda serden geçer bir adam ki Türk Milleti uğruna canını ortaya koyar, Türk evlatları o adamı Ata bilir.

Atatürk demek, size esareti layık görenlere karşın özgürlük ve egemenlik bayrağını göndere çekmektir. Atatürk demek, çağdaşlıktır, ilim ve bilimi esas almaktır. Atatürk demek, inanmak, kararlı olmak ve mücadele etmektir. Ne mutlu ki, Atatürk’ün ‘en büyük eserimdir’ dediği Türkiye Cumhuriyeti 98 yıldır her türlü saldırıya rağmen her geçen gün daha da güçlenerek emin adımlarla yolunda ilerliyor.

Atatürk’ün ortaya koyduğu fikriler bugün hala güncelliğini korumaktadır. Büyük Önder Atatürk’ün ‘Ne kadar zengin ve müreffeh olursa olsun, istiklalden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık sayılamaz. Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar, mahvolur’ sözlerinin anlamı büyüktür.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğunda 13 milyon insanla varlığını sürdürürken bugün 84 milyon insana ulaşmış, bölgesinde her sektörde kendisini hissettiren kamu hizmetleriyle yurdun her köşesinde mevcut olan güçlü bir devlet hâline gelmiştir. Bütün oyunlara ve bütün engellemelere rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti gücünü korumaktadır. Yanınızda oturan arkadaşınıza bakın. Ya mesai ya da sınıf arkadaşınızdır. Hepimiz bu ülkenin hür ve eşit insanlarıyız. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hepimizindir. Doğulusu, Batılısı, Kuzeylisi, Güneylisi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sağladığı her ortamda başarılı olduğu takdirde istediği yere gelebilmektedir. İşte bu noktada bize düşen Gazi Mustafa Kemal’in “Bir tek şeye ihtiyacımız vardır: O da çalışmak!”sözünden hareketle çok çalışmaktır. Unutmayalım ki üretmeyen toplumlar tüketmeye, tüketen toplumlar da tükenmeye mahkûmdur. Dostlarımız bizden emin olmalı, düşmanlarımız ise bizden çekinmelidir.

Bir millet, millet olmaktan çıkarsa, millî ve manevî değerlerine, sembollerine, kurumlarına ve ilkelerine sahip çıkmayacak derecede mankurtlaşırsa, devletine, milletine, vatanına, parasına puluna, bayrağına, kurucu liderlerine, kahramanlarına, tarihine, dinine, ahlakına, örfüne, geleneğine, göreneğine, kültürüne, geleceğine, nüfusuna, nesline sahip çıkma bilinci olan milliyetçi ruh ve şuurunu kaybederse o millet, artık millet olmaktan çıkar.

Bunun yerine kuru, anlamsız, ruhsuz, birbirinden habersiz, salt anlık ve günlük bireysel menfaatleri etrafında yaşayan bir kuru kalabalığa dönüşür. Milliyeti yok edilmiş bu topluluk, salt mideler yığını haline gelir ve o milletin devletini de elinden alırlar, vatanını da, bayrağını da, kültürünü de, değerlerini de, geleceğini de, her şeyini. Bu bir tarihsel gerçekliktir.

Nitekim Türk tarihi, en eski zamanlardan bugüne kadar tarihî bir süreklilik içinde dikkatlice incelenirse bunun böyle olduğu görülecektir.

Tarih boyunca Türk milletinin kendi millî ve manevî kimlik değerlerine bağlı olarak bağımsız bir devlet çatısı altında, hür ve müreffeh bir şekilde yaşamasını istemeyen her türlü emperyalist odak ve devlet, Türklerin devletini yıkmak için sırayla hep şu yöntemleri uygulamışlardır:

1.Milliyet Ruhunu Yok Etmek: Türklerin önce millî kimliklerini ve şuurlu milliyetçi ruhlarını çözerek mankurtlaştırırlar. Kendi varlıklarına, millî kimliklerine, Türklüklerine düşman ederler. Yani Türkü Türk yapan vatana mensubiyet, bayrağı koruma, devlete sahip çıkma, Türkçeyi tek iletişim ve kültür dili kabul etme, millî Türk tarihine aidiyet, Türk âdet, gelenek, göreneklerinden, sanatından, edebiyatından, törenlerinden oluşan her türlü millî kültür değerlerini ve kurumlarını severek yaşatmak gibi millî kimlik değerlerini yok ederler. Milliyetçilik ruhu yok edilmiş topluluk, devletine sahip çıkmayan ve çıkmayacak olan bir yığındır ve kolayca istenilen yöne sürüklenebilecek bir kıvama getirilmiştir. Milliyetçilik duygusu yok edilmiş bir topluluğun devletini kolayca yıkarlar.

2.Birlik Duygusunu Yok Etmek: Türk millet birliğini ırk farklılığı, mezhep farklılığı, hayat tarzı, zenginlik ve coğrafya farklılığı gibi ayrılık noktalarını sürekli kaşıyarak gruplara bölerler. Bölünen bu gruplar arası çatışmalar tezgâhlanır. Bölünerek zayıflatılmış bir milletin devleti elinden kolayca alınabilecek hale gelir ve yıkılır.

3.Siyasi Muhterisleri Teşvik Etmek: Özellikle siyasi ihtirası yüksek olan bir takım zayıf karakterli, cesur görünen korkakları tahrik ederek, siyasi ve idari makam mevki vaatleriyle kandırdıkları kişiler ve gruplar kanalıyla Türk millet birlik ve bütünlüğünü parçalarlar. Sonra da devletlerini, istiklallerini yani siyasi, ekonomik, kültürel ve askerî bağımsızlıklarını ellerinden alırlar, vatanlarını işgal ederler ve paylaşırlar.

4.İdeolojik ve Dinî Gruplar Üretmek: İdeolojik ve dinî mahiyette kurup destekledikleri gruplar arasında bölünen Türk millet birliği ve bütünlüğü yok olmuş ve devleti de kolayca yıkılacak hale gelmiş demektir.

5.Yerli Sömürge Valisi Üretmek: Emperyalist devletler, Türk milletinin başına istiklalci ve milliyetçi Türkleri değil de her anlamda tamamen kendilerine bağlı, teslimiyetçi, sömürge valisi tıynetli adamları getirirler. Bunlar eliyle milletin yer altı yer üstü bütün ekonomik kaynakları yabancılara devredilir, siyaseti ve yönetimi bütünüyle yabancı devletlerin güdümüne sokulur. Siyasi, ekonomik, kültürel ve askerî anlamda adeta sömürgeleştirirler. Bunlar yapıldıktan sonra geriye bir şey kalmaz ve Türkün devleti hemen yıkılacak hale gelmiş olur.

Göktürklerden, Selçuklulardan, Osmanlı Devletine kadar hemen hemen her Türk devletinin yıkılışı, bu emperyalist yöntemler uygulanarak gerçekleşmiştir. Şimdi de Türkiye Cumhuriyet Devletini yıkmak için aynı yöntemleri uygulamaya devam ediyorlar.

Mesela Orhun Abideleri dikkatle incelenirse şu görülür: O zamanki emperyalist Çinliler önce Türklerin Türklük değerlerini, Türkleri Türk yapan he türlü kültürel varlıklarını, maddi ve manevi kutsallarını, milliyetçi ruh, şuur ve duruşlarını yok etmişler. Sonra tek millet: Türk millet birliğini Türklerin içinden ayarladıkları dahilî bedhah olan siyasi ihtiras sahibi hainlerle işbirliği yaparak parçalamışlar. Sonra da devletlerini yıkıp kolayca vatanlarını ele geçirmişlerdir.

Selçuklu Türk Devletinin yıkılması da benzer bir yöntemle gerçekleştirildi.

Osmanlı Devleti de özellikle 1839 Tanzimat Fermanından itibaren kademe kademe aynı süreç takip edilerek yıkıldı.

Osmanlı Devletinin yıkıntıları arasından, bir yiğit Türk evladı çıktı, emperyalist Haçlı işgali sırasında bu işgale karşı Millî Mücadele vererek, bu mücadele sırasında, 23 Nisan 1920’de bağımsız millî bir Türk devleti çıkardı. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetle taçlandırılan bu bağımsız millî Türk devleti, bugün Anadolu ve Trakya Türklüğü olarak bizim son kalemizdir. Biz bu devleti İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan ve Amerika’ya karşı silahlı bir Millî Mücadele vererek kanla, irfanla kurduk. Haçlı emperyalizmine karşı cihad ederek, kanımızı dökerek kurduğumuz devletimizi demokrasi ile yıktırmayacağız. Kuva-yı Milliye mücahidi olan şehit ve gazi atalarımızın kanları pahasına bize emaneti olan bu bağımsız millî Türk devletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkıp yok etmeye çalışanlara izin vermek, başta Atatürk olmak üzere bütün Kuva-yı Milliyeci atalarımıza, millî Türk şahsiyetimize, istiklalci asaletimize, haysiyetli insan onurumuza, Allah’tan başka kimseye boyun eğmeyen Müslüman imanımıza ihanettir.

Atatürk’ün mekân değiştirmesinden hemen sonra, Türk devletini yıkım ekipleri devreye girmişlerdir. Uzun zamandan beri bağımsız millî Türk devletini yıkmak isteyenler çok çeşitlidir. Türkler bunları iyi tanımalı ve bu düşmanca saldırılar karşısında uyanık bulunmalıdır.

Aradan 98 yıl geçti. Elbette ki bu süreç içerisinde Cumhuriyetin daha da güçlenmesi, Cumhuriyetle birlikte yaşama geçirilmesi gereken tüm kurum ve kuralların dahada sağlam esaslara bağlanması gerekir idi. Ancak ne yazık ki; zaman zaman Cumhuriyetin temel ilkelerinin altının oyulması, sulandırılması, çağdaş, demokratik, yüzü aydınlığa dönük olan Cumhuriyet yerine, yüzü çağdışılığa ve karanlığa dönük bir Cumhuriyet yaratabilme sevdalılarının ortaya çıkmaya çalıştığını üzüntü ile görmekte ve izlemekteyiz.

7’den 70’e bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının fark etmesi gereken gerçek şudur: Milli varlığın temeli, milli bilinçte ve milli birliktedir. Milli birliği olmayan ülkelerin düştüğü durumu hep birlikte ibretle seyretmekteyiz. Milli bilinç ve milli birliğin sarsıldığı ülkede halkın başı beladan kurtulmaz. Temel ilke, ülküde, kaderde, tasada, kıvançta birliktir. Demek ki vatandaşı milli sevinç ve kederlerde birleştirmek sadece devleti yönetenlerin görevi değildir. Bu duyarlılığa sahip olmak her vatandaşın görevidir.

Bu milletin tanımı binlerce yıl evvelinden Bilge Kağan tarafından, son olarak da Mustafa Kemal tarafından Cumhuriyet’in kuruluşunda, Lozan Antlaşması’nda yapılmıştır. Yeni bir millet tanımına ihtiyacımız yoktur.

Bizlere düşen birbirimizi daha çok sevmek ve birbirimize daha çok saygı ve anlayış göstermektir. Bunu başarabildiğimiz takdirde huzur ve refah içinde yaşayacağımız gibi bu durum bugün dünyanın birçok yerinde insanlık onuruna yakışmayan davranışlara maruz kalan milletlere de geçmişte olduğu gibi bugün de örnek olacaktır. Bizlere şerefli bir şekilde emanet verilen bu vatanı gelecek nesillere daha güçlü bir şekilde devretmek aslî görevimizdir” ifadelerini kullandı.

 

 

 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *